Sıcak ve Uzak

 

   Her zaman yaptığı gibi ara sokaklardan dolaşarak yokuşun başına
geldi. Yorucu bir günün ardından biraz olsun soluklandı. Daha önünde
çıkacağı merdivenler vardı. Merdivenlere bakarak düşündü. Acaba acının
merdivenleri miydi onu olgunlaştıran ya da yaşadıkları gerçekten acı mıydı?
Bazen öyle hissediyordu ki, sanki bütün dünyanın acılarını sırtında taşıyordu.
Haksızlık mı ediyordu, acı kolgezerken dünyanın her yerinde, onun aşk acısı acı mıydı yeterince.  Bunları düşünmenin zamanı değildi belkide. Kazanması gereken bir sınav, önünde uzun bir yol vardı. Merdivenleri çıkmaya koyuldu.
Her gün onunla beraber çıktıkları merdivenlerdi bunlar. Zaten 4 sene önce yine bu merdivenlerde  tanışmışlardı.
Şimdiki gibi kavuran sıcakların olduğu bir gün, yokuşun sonunda evine doğru dönmeye hazırlanırken ilk kez sesini duymuştu.

- Bakar mısınız?

Daha öncesinde de duymuştu bu sesi yabancı değildi ama o an kendine sesleniyordu. Sesin nesnesi, o “an” oydu.  Sese doğru döndüğünde, kendisine hayranlıkla baktığını sandığı birini gördü.  Bakışlarıyla sanki bir şeyler anlatmak ister gibiydi.

- Bana mı söylediniz?

- Evet, burada sizden başka birisi var mı?

 

İçinden terslemek geldi bu küstah oğlanı ama elvermiyordu terbiyesi, daha hiç tanımadığı kişilere karşı saygısızlık etmeyi.

- Tabii ki yok bir an şaşırdım. Dalmışım.

- Evet farkındayım dalmış olduğunuzun, bir aydır burada oturup sizi izliyorum. Her gün bu saatte buradan geçiyorsunuz ve ben size biraz önce seslenene kadar beni hiç farketmediniz.

 

Bir an korkuya kapıldı. Bir aydır kendisini izleyen, hiç tanımadığı bir kişi şu an karşısındaydı ve onunla konuşuyordu.

- Siz kim oluyorsunuz da beni izliyorsunuz. Ne demek şimdi bu!

- Adım İlkay, sizin adınız da Beyhan. Her gün burada oturup güneşin batışını izliyorum.  Batmadan önceki sesini dinleyip, uğurluyorum diğer güne...

 

Şimdi korkuya kapılmıştı, hem adını bilen hem de güneşin sesini dinlediğini
iddia eden biriyle konuşuyordu. Bir yanı konuşmayı kesip yoluna devam etmesi
gerektiğini söylerken diğer yanı kalması gerektiğini söylüyordu.

- Adımı nereden biliyorsunuz ve benden ne istiyorsunuz?

- Adınızı nereden bildiğim önemli değil, şu an burada oturup neden bu konuşmayı yaptığımız önemli olan. Sizi dalmış olduğunuz derinliklerden çıkarmak için geldim. Her gün bu yolu yürüyorsunuz ama yolu bile görmüyorsunuz. Bu yolu beraber

yürümeyi öneriyorum. Yolda yorgun düştüğünüzde başınızı yaslayacağınız bir omuz, hüzünlü ve mutlu günlerin hayat arkadaşı olmak istiyorum. Hatta sizi ilk
öpen kişi...

Bir süre kararsız kaldı. Şu an duyduklarının gerçek olduğuna bile inanamıyordu. Bir an rüya gördüğünü düşündü. Henüz uyanmamıştı galiba.

- Kuzum sen delirdin mi? Nereden çıkardın bunları şimdi?

- Senli benli konuşmaya geçtiğimiz için teşekkür ederim. Şimdiden ısınmaya başladık birbirimize değil mi Beyhan. Zaman kaybetmemize gerek yok. Hemen sevgili olmalıyız. Beraber gideceğimiz uzun bir yol var...

- Aman yarabbim, sen git yoluna, ben gidiyorum bir daha da gözüme gözükme!

- Yarın yine burada bekliyor olacağım, görüşmek üzere güzel bayan!

 

İçinden çok beklersin demek geçti ama bir şey söylemeden evin yolunu tuttu, küplere binmişti. Anlam veremediği ani şoklarda hep böyle yapardı. Çabucak köpürür, sonradan
pişman olacağı tavırlar sergilerdi. Ama hâlâ biraz önceki yaşanan anın etkisi, üzerindeydi. Bu oğlan delirmiş olmalıydı. Kendisini kolayca elde edilen kızlardan sanmıştı galiba ama Beyhan bu tipleri iyi tanırdı...

    Akşam olanlardan ailesine bahsetmedi. Acaba anlatmalı mıydı ailesine bu olayı. Sonra vazgeçti ortalığı karıştırmamak için, zaten bugün yeterince terslemişti yarın nasıl olsa görmeyecekti. Günde en az yüz soru çözmesi gerekiyordu ama daha birkaç saat önceki sorunu çözemiyordu. Kimdi bu çocuk ne istiyordu ondan...

    Ertesi güne yine aynı yorgunlukla başladı. Sabahları artık hiç kalkası gelmiyor,
zorla kazıyordu yataktan kendini. Bunlar yetmezmiş gibi artık güneş de karşılamıyordu. Henüz içindeki güneşi bulamıyordu ki, ne faydası olurdu acaba on binlerce km uzaktaki diğer güneşin. Şu da vardı, okulda her türlü bilgiyi veriyorlardı, hatta istemedikleri kadar. Bütün güneş sistemini, tarihi, matematiği öğretiyorlardı ama kendimizi neden öğrenemiyorduk. Enerji kaynağı Güneş ise, neydi bizim enerji kaynağımız. Sevgi mi? Peki öyleyse neden sevgiyi öğretmiyordu okul kitapları!
İnsanoğlu başka gezegenlere yolculuk ta yapabiliyordu ama acaba kendi gezegenine, kendi kendisine yolculuk yapabiliyor muydu? Yine saçmalamaya başladığını düşündü. Sorular, sorular, cevabı olmayan sorular. Felsefe öğretmeni uyarmıştı halbuki; “Soruları düzgün okumuyorsun Beyhan! anlamadığın soruya cevap üretemezsin” demişti. Sorularla cebelleşmekten cevaplara sıra gelmiyordu ki artık...
Okulda zaman geçmek bilmiyordu. Saniyeleri sayıyordu ve o saydıkca daha yavaş ilerliyordu zaman, sanki biraz daha baksa saate zamanı durduracaktı. Bazen düşünürdü, zamanı durdurmak gibi bir yetisi olsa ne yapardı ya da hangi anda zamanı durdururdu? Ama o zamanı durdurmak istemiyordu ki. Zaman hızla akıp gitsin istiyor, çabucak “büyümek” ve artık ona çocuk denilmesini istemiyordu. Çocukları kabul etmiyordu insanoğlu. En azından insan olarak görmüyorlardı. Onlar çocuktu...

Birden zil sesiyle irkildi. Hangi dersteydi, ne anlattılar o kadar saat boyunca hiç bir şey yoktu kafasında.  Sanki başka bir yere gitmiş ve gelmişti. Zil onu dünyaya geri getirmişti. Bu son zildi. Çıkıp elini yüzünü yıkadı. Tuvalette kızlar saçlarını düzeltiyor, “farkedilmeyecek” makyajlarını yapmaya çalışıyor ve her zaman olduğu gibi erkekler ve yeni aldıkları giysilerden bahsediyorlardı. Hiç onlardan biri olmamıştı, olmayacaktı da.

Devamı sonra...